|
|
February 10
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Hani fırtınadan sonra her taraf gri olur ya, Sanki her yer bir olmuştur, birleşivermiştir, Her şey bir, her şey gri. Gökyüzü gri, toprak gri. İşte öylesine bir griliktir hüzün. Öylesine... Hüzünler gridir aslında, bilir misiniz? Tüm duyguların bir rengi, kokusu olduğu gibi.
Ağlamaksa gri gözyaşları dökmektir. Gözler ne renk olursa olsun Hüznün yaşları gridir. Ama aşıksan ve seviyorsan gerçekten; Gözyaşların mavi yağar, sağanak sağanak! Mavidir hüzünlü aşkın ayrılık gözyaşları. Ayrılıklarda mavi yağar gri hüzünlerden. Sonsuzluk yağar aşkın ayrılıklarından Mavi yağar gri hüzünlerden...
nurdan elver
| | |
|
|
|
|
Kaderimize yazılan acı bir öykünün kahramanı olmaktı… Kimsesizlik bitip tükenmekti öksüz akşamlarda… Sensizlik boğuşmaktı dinmeyen fırtınalarda… Sevmek yalan olduğunu bile bile gerçeklerine inanmaktı… Yokluğun geceleri hasret kalmaktı uykulara…. Yaşanmayan günler şimdi kilitli kapıların ardında… Delilik karla kaplı yollarda ayak izlerini aramaktı… Kabullenişim, yetim bir çocuğun boyun büküşüydü hayata… Vazgeçmeye iten sebepler tek çıkar yoldu yalnızlığımda Sevda, düşlerin sınırsız, sevginin biçimsiz olmasıydı… Buruk bir acı gibi kalakaldım karanlıklarda… Amatör yalanlarının arasında bir ışık aradım umutla... Sen kaderime yazılan acı öykünün kahramanı… Sen yalanların içinde en büyük yalancı… Sevmek yarı ölmekse ben diğer yarımı kaybettim Umut değilse dökülen dudaklarından ben bunu hiç haketmedim Biliyorum senin için herşeyim… Aslında sahte gerçeklerin arasında sadece sözlerde yaşayan bir hiçim Kendimden vazgeçtim senin için Kendi doğrularımı unuttum… Belki bir düş belki bir umuttum…
|
|
|
|
Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte.
 İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık! İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken, duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya. İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı, hüznün arması ayrılık. O küçük ölüm!
Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan. Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı. Ben bulutları gösterirken, “bulmacanın beş harfli yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış, “Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı” türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş, Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip, “bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ” diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.
Simdi anlıyor musun gidişinin neden ayrılık olmadığını, bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu. Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını... Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında...
 Ne mi yapacağım bundan sonra? Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce. Şiir yazmayacağım bir süre, Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye. Hediyelik eşya satan dükkânların önünden geçmeyeceğim. Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim. Falcı kadınlara inanmayacağım artık. Trafik polislerine adres sormayacağım, Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye..
 Ne yapacağımı sanıyorsun ki? Tenin tenime bu kadar sinmişken, ömrüm azala azala önümden akarken, gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken.. Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime, bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım..
| |
|
|
|
|
|
|